14 Eylül 2010 Salı

“Tepte’li Hep Deli” Günlükleri Vol.1

Malatya, güzel bir şehir olup dedemin ve sülalesinin de memleketidir. Normal şartlar altında bayram(lar)da ya evimizde oturur ya da İzmir’e akrabaların yanına giderdik; bu sefer orada kendine çaya(bkz: içinde bol bol balık ve bilumum canlıları barındıran yer) çok yakın bir bağ evi yapmış olan; üzümler, domatesler, biberler yetiştiren dedemi görmeye gittik; hem onun gönlü olsun hem de biz farklı yerler gezelim görelim diye bayramı Malatya’ya götürürüz sandık daha doğrusu.

Arife gününden bir gün önce öğleden sonra çıktığımız yolculuk yaklaşık 10 saat sürdü. Yolculuğumuzun sonlarına doğru kestirme bi yol bulduk arabayı da evin önüne koyarız diye uzaklardan el feneriyle bize işaret eden dedemi yanlış yorumlayıp(o geri dönün yanlış yol demeye çalışırken sivri zekalı kardeşim ve annem onu gel gel olarak algıladı) bi adamın bağına izinsiz giriş yapmamızı saymazsak, şahaneydi! Babam yolun çok yumuşak olduğunun farkına vardığında geri geri çıkması için çok geçti; bu yüzden düşündü ki ilerden dönerim. Ne mümkün! Traktör yoluymuş orası, balatalardan garip bi koku gelmeye başlayınca dedik böyle olmayacak. Tam o sırada dedem sağolsun koşa koşa geldi “e be oğlum burası yol mu girilir mi buraya hiç akıl var mantık var diyerek” sevgili şoförümüzü payladıktan sonra “bırakalım arabayı yarın çektiririz motorla” diyerek aldı bizi önüne düştük kör karanlıkta yollara. (Yol boyunca: Annem topuklu ayakkabılarla yürüyemez geride kalır, anneannem dedemi yanlış işaret ettin hep senin yüzünden diye suçlar, biz kardeşimle ayrı bi alemdeyiz zaten, babam da eminim balataları düşünüyodu) Gökyüzünde o kadar yıldızı bir arada görmek bir daha kolay kolay nasip olmaz sanırım bana, hiç ışık olmadığında ne de çok yıldız varmış nasıl da istediğin kadar dilek dileyebilecek kadar çoğu kayıyormuş öyle :) Tabi, normal bir yoldan bahsetmiyorum; yeri geldiğinde çakıl dolu, kimi zaman kumlu ama ististasız kapkaranlık bi yol. Sağın solun bağ bahçeyle kaplı, eh haliyle yılandır çıyandır çıkıverir diye kenetlenip öyle yürüyorsun normalde kedi köpek gibi kavga ettiğin kardeşinle bile. Eve nihayet vardık derken kapıda bizi dedemin “Zühtü” adını verdiği kurbağanın karşılaması da trajikomik tabi :)

(Kendimizi tam olarak korku filmlerinden birindeymiş ya da birini çekiyormuş gibi hissettiğimizi söylememe bilmem gerek var mı? Hani hep olur ya dağın başında araba kalır, telefonlar çekmez o sırada bi adam elinde fenerle çıkıp sabaha kadar kalacak yeri olduğunu söyler ve seni alıp 2 odalı bi barakaya götürür derken olaylar patlak verir vs. neyse ki el feneriyle gelen yağız delikanlı(!) dedemdi…)

Söylemeden geçemeyeceğim bir şey var ki tek iletişimimiz muhabbet etmekti, internetten ve telefondan uzak geçen 4 gün! Çok iyi yanları da vardı tabiî ki ( bayram kutlaması için beni niye aramadın kızım diyen nineler, ama ben senden büyüğüm senin aramanı bekledim babanızın aramasıyla olmaz diyen halalar/teyzeler vs) , ama alışmış kudurmuştan beterdir derler ya, itiraf etmeliyim ki ilk saatler adapte olmak inanılmaz zordu!

(P.S. Telefonun çektiği yerler: Domates ve biber tarlasının kesiştiği yer + 4. armut ağacının dibi)

Yolculuğumuzun sonlanma süreci ve ilk vardığımızda edindiğim bilgiler bunlardı. Kimse bana sesi herkesten çok çıkabilecek öten böceklerin (bir biyolog adayı olarak o böceğin bilimsel adını bilmediğim için utanmayı bir kenara bırakarak yazıyorum), gecenin yarısı kafamızın içine kadar yürüyüp bizi öd bırakmayacak kadar korkutacak hormonlu hamamböceklerinin varlığından bahsetmemişti…

vol.2 —> canım ne zaman isterse! önce bi tepkileri görelim :)

17 Ağustos 2010 Salı

Her Son "Kelebek"...

Er geç gelecekti beklenen
Can, kırıklarından arınırken acıtacaktı
Eski günlere dönmek gibisi olmayacaktı düşününce
Ardı sıra koşarken akrep yelkovanın, önüne geçecekti bir çırpıda
Karlar düşecekti o sıcak yazın ardından
Şimdilerde farkına varmak zamanı
İliklerine kadar donarken içinin ısınma zamanı
Tırtılın kelebek olması gibi bir ömür “yaşama” zamanı şimdi…

17.08.10
20:50

Günah Keçisi

Hata yapan ya da yapılan olmak olarak ikiye ayırabileceğimiz bi süreçtir hayat; zordur bi yaşamı hatasız atlatmak… Hak etmediğimizi düşünürüz söylenenleri, hak etmediklerini düşünürüz bizi; üzeriz, üzülürüz…

Kısır döngüdedir her zaman yaşananlar. Pazartesi sendromu gibidir terk edilmek, terk etmek ya da zorunda kalmak… Bazen de hafta sonu mutlulukları getirir bize, garip.

Birden suskunlaşır bazen insanlar, sevdikleri karşısında; diğer sevdiklerine karşı suskunlaşırlar aslında. Hak etmediğini düşünse de konuşulmasına ses çıkarmazlar. “Günah keçisi” olmaya mecburdur hakkında konuşulan her zaman…

Karşıdaki zarar görmesin, kırılmasın, beni terk etmesin diye bir sürü laf yutulur ılımlı konuşulur; bazen de inadına kırmak için konuşulur. Çünkü sustukça büyür her şey, konuşuldukça çözülür; ya da çözüleceğine inanılır…

Doğanın dengesini sağlayan bi agresiflik vardır herkesin üstünde, bazen dokunsan patlıcak bi volkan bazen de çoktan sönüp gitmiş bi şömine ateşi gibi; kimisi saçtıkça saçar alevlerini, kimisi de susar körüklendikçe; susar çünkü onun ateşi her şeyi kasıp kavurur bitmek bilmez başlarsa yanmaya, yanmakla kalmaz; yakar da…

En zoru arada kalmak böyle durumlarda. Arkadaş, sevgili, kardeş, kuzen, anne ya da baba; nolursan ol kalma arada. “Ara dayağı” gibisi yoktur çünkü; canı yananların arasında kalmışsan hele dayak yemişten beter olursun; onlar öpüşür barışır sen o acıyı hayat boyu unutamazsın…

Hatasız hayat yok işte! Saymaya geldi mi daha bir sürü çıkar mutlaka; kullanım kılavuzu bile olsa bu hataların, dozajını yaşamadan ayarlayamayız. Günde kaç kere alınması gerektiği belli bi antidepresandan bile daha zor hataları yutmak, onları sindirip uykuya dalabilmek, olanları kabul edip olacakları bekleyebilmek ve en zoru da o hatayı kabul edip “özür” dilemesini bilmek, özür dileyecek olanı dinlemeyi başarabilmek.


P.S. Uzun zamandır tamamlayabildiğim ilk yazıdaki saçmalamalar için de “özür diliyorum” :)

26 Haziran 2010 Cumartesi

Korktum, çok korktum…

Beklediğim mezuniyet gecikmiş gibi geldi önce. Sanki mezun olmalıymışım artık gibi… Sonra, sonra birden aslında mezun olmayı hiç istemediğimden korktuğumu fark ettim. Çünkü o zaman her şey daha da karışacak, yaklaştıkça daha da büyüyecek sanki sorunlar gibi geldi birden. Kimse yan yana kalamayacak herkes sonbahardaki yaprak döken ağaçların birer yaprağı gibi savrulacak sanki bilmediği yerlere. Telefonlar çekmeyecek, rehberler silinecek, yüzler unutulacak, hiçbir şey eskisi gibi olmayacakmış gibi geldi birden…

Olmasın! Kimse beni unutmasın, ben kimseyi unutmayayım. Hep olsun hayatımda şu anda kalmış olanlar… Ben hep onları gülümsetince mutlu olan kız olarak kalayım, onlar da hep yüzlerinde tebessümle hatırladıklarım olarak kalsın…

Bir mesaj gelsin aniden “Şerefinize değerlilerim!” diye. O da beni gülümsetsin…

O gün geldiğinde daha da sıkı bağlansın herkes birbirine, daha da coşkulu, mutlu olsun birbirleri adına!

Bu sefer korktuklarım başıma gelmesin, kimse kimseyi kaybetmesin!


26.06.10

01:18

23 Haziran 2010 Çarşamba

Baget, Lanet, Ter...

Ben bir bateri bagetiyim. Beni tutan ellerle sevişirim; ritimlidir sevişmelerim. Tanıştırayım yanımdaki ruh ikizim, o da diğerim benim. Bensiz ya da onsuz anlamı yoktur çıkan seslerin, ellerin… Birimiz sağa birimiz sola derken göz göze gelebiliriz sadece, ama biliriz bittiğinde müziğimiz; bıraktığında seviştiğimiz eller bizi, sonsuzluk kadar büyük bir sessizlikte boğulmak bekler bizi. En dibe vurduk derken, tekrar canlanırız bambaşka ellerde; ama asla ikimizden biri değildir dokunan, bedenlerimize.

Ben baterinin lanetiyim. Kendimi buraya hapsettim. Bedenimi kullanmasına izin verdiğim eller, bilirler bensiz(onsuz) birer hiç olduklarını. “Tik tak, tik tak” ritimlerle başlayan sevişmeler, zevk dolu çığlıklara dönüşmeli ben işin içindeysem. Kendimi duyurmak için haykırırm, daha güçlü vur derim o ellere; vur ki görsün bizi,duysun… Ve bir kez daha göz göze geleyim sevdiğimle…

Ben bateriyi çalan bedenin soğuk teriyim. Yerini aldığında önce bir heyecan doldurur içini. Sanki kimse yokmuş gibi hissetmek ister sadece ikimizi. Sonra sımsıkı kavrar beni bir eli,
ruhumu da diğeri. Ve bir kez daha başlarız bitmek bilmeyen gecede sevişmeye, önce yavaş yavaş esen ılık bir rüzgar gibidir nefesi; hızlandıkça kesik ve boğuk çıkmaya başlar sesi, kısılır gözleri; çok geçmeden gelir kendinden geçmeye başladığının sinyali. O anda alnından düşen bir damla yaş ıslatır beni…

Anlarım bu gecenin de bittiğini…

23.06.10
23:00

18 Haziran 2010 Cuma

İçim(iz)deki Kaltak(lar) Ölsün İstiyorum

Derinlerde bi yerde asla kendimize konduramadığımız yanlarımız var inkar etmemek lazım. Bütün suçu erkeklere atıp sütten çıkma ak kaşıklar olarak ölüp gidemeyiz (yani öyle olduğumuzu sanarak). Birilerinin buna “dur” demesi lazım, aslında her birimizin kendine bir “dur!” demesi lazım. Neden diye düşündünüz şimdi birden böle değil mi? “Noluyo lan bu hatuna?” “ne bu şiddet bu celal, kime kızım senin bu atarın?” Evet, bunlar geçti içinizden; yazarken benim bile geçiyor anam babam niye sizinkinden geçmesin, haklısınız.

Dilim döndüğünce, kalemim yettiğince anlatmaya çalışayım. Nasıl değerlere sahip olduğumuzu düşündüğümden bahsedeyim önce. Hiçbirimiz 18 yaşında kapı önüne konup “hadi bakalım yaşa kendi hayatını diyen ailelere sahip değiliz bi kere” (istisnalara saygım sonsuz, ama biliyoruz ki kaideyi bozmuyorlar). Değiliz de noluyo, aynı bokun laciverti işte nolcak ! Başka ne örnek verebilirim, hımm şöyle ki sarhoş olup evlerimize gidebilme lüksüne de sahip değiliz ya da ne bileyim erkek arkadaşlarımızı alıp evimize getirip(ailelerimizle birlikte yaşadığım evden bahsediyorum) onlarla uyuma gibi bi seçenek de yok doğru muyum? Gerçi onay beklediğim de yok, fikrimi söylüyorum altı üstü.. Şu üniversiteyi kazanıp da “sudan çıkmış balığa dönme” deyimini yaşamayanımız da yok sanırım. Sevgilimiz olsun, birlikte kalalım, uyuyalım, sevişelim, içelim, sabahlar olmasın oohh mis valla dimi cicişlerim?! (nerden benim oluyorsanız artık ya da ciciş neyse! =D)

Benim için de durum bundan farksızdı baylar, bayanlar. Çocukluğuma inelim önce gelin… Benim her zaman kızdan fazla erkek arkadaşım oldu; ip atlamak yerine ağaca dalmayı, voleybol oynamak yerine maç yapmayı (evet yahu bildiğin futbol işte, taşlardan yaptığımız kalelerimiz vardı hatta) , eteğimi kıvırıp makyaj yapmak yerine sıranın üstüne oturup “abi ya …” ile başlayan muhabbetlere girmeyi blabla.. tercih ettim hep. Kısacası erkekleri hep daha çok sevdim kızlardan, ama bu üniversite olayı kafamı bombok etti! İlk aşık oldum dediğimde lisedeydim, dibine kadar yaşadım acıyı, mutluluğu… Köpek gibi de aşıktım mına koim, yıllarca geçmedi. Şimdi aşkın ne olduğunu nasıl yaşandığını kitaplardan ve birkaç kaliteli filmden başka hiçbir yerde göremiyorum (ki o aşkın da gerçek olmadığını gözüme sokuyolar sağolsunlar). Ben ki o kadar erkekle büyüyen hatun, onları tanıyamıyorum bile; ama buna onlar mı sebep oldu yoksa biz mi inanın bilmiyorum…

O seks-i memnu, küçük orospular, yar*ak dökümü ve aklıma gelmeyen onlarca diziyle birlikte iyice kirlendi her şey, televizyon denen şey iyice zıvanadan çıktı , yıllarca başından kalkmadan cnbc-e izleyen ben artık sırf o “aptal kutusu”nu görmek bile istemediğimden başka bir şeye yapıştım kaldım, “bilgisayar”! Ne kadar iyi ne kadar kötü bi durumdayım, tartışılır tabi =) Ay o evlendirme saçması programlardan bahsetmiyorum bile! Yahu haberler günlerce Baykal amcanın “kaset”ini (!) haber diye izlettiler, dinlettiler olacak iş mi bu?! (Benimki de iş işte, bunu bile haber yapan adamların, izleyelim diye bize sunduğu programlara bok atıyorum vay arkadaş ya..)

Neyse, konuyu dağıttım yeterince.. Ne hale geldiğimi(zi) anlatmaya çalışıyorum sadece, içimi dökmeye çabalıyorum. Hatta bazen kussam çıkarlar mı acaba bile düşünmeye başladığım oluyor, çıldırmanın eşiğindeyim. Üzerimde garip bir acı, keder, deli saçması bi sürü şey var.

Rüyalarımdan korktuğumdan uyuyamıyorum, uyuyamadıkça halüsinasyonlar görmeye başlayacağıma dair garip bir his oluştu içimde, duvarlar üstüme üstüme geliyor. Geçen gün mutfakta oturuyorum bildiğin masada ,yine bilgisayarımın başında; sağıma bi baktım tezgah yaklaşıyo sanki; hay mına koim lan noluyoruz dedim. O derece yani!

Aşk diyordum… Aşk=cinsellik bunu bilmeyeniniz varsa öğrensin. Evet bilimsel olarak böyle ve bilmeniz gereken diğer şeyse cinsellik=seks değil! Sadece %20 lik kısmı seks ve diğer orana bakılınca (%80) kıyaslanmaya bile değmeyecek kadar önemsiz kalıyor, bence… Kalan şeyler neler: Bakışmak, öpüşmek, dokunmak, kokusunu içine çekmek, tenine yaklaştıkça tüylerini diken diken etmek vs. Yanlış anlaşılmak istemem, seksi kötülemiyorum; yapanları da… Sadece amacından sapmaktan bahsediyorum; her şeyin bi amacı var değil mi? Amaçsızca yapılan bir anlık bi seksten aldığın keyifle, %80 lik kısmı yakalayıp %20 yi de ona eklemeyi kıyaslayabilir misiniz? İşte bu yüzden başlıkta “İçim(iz)deki Kaltak(lar) Ölsün İstiyorum!” yazıyor… Bunu rayından çıkaran, her kadının içindeki kaltaktan başka bir şey değil(bu azdır ya da çoktur ama bi kaltak var yani), isterseniz bana “hadi len ordan, bunları yazdığına göre en ala orospu sensin” deyin sikmde bile değil. Bedenini araç edip erkekleri kendine seksle bağlamaya çalışan kadınlar oldukça, ruhlarını teslim edip yüce bi amaçla –aşkla- sevişen kadınlar ikinci planda kalmaya mahkum olucaklar; bu noktada erkeklerin zaafı devreye giriyor çünkü. Tüm suçu onlara atmayalım dedik ama onlar da en az bizim kadar suçlular (ortada bir suç varsa tabi). Neden mi? Gördükleri bacaklara, çatala, bel açıklığına ve en önemlisi de bir deliğe çükünün suyunu akıtmayacak erkek yok da o yüzden… Belki de içimizdeki kaltaklar onlar yüzünden bu kadar yüzeye çıktılar; değerlerimizi, onları tatmin edelim ki başkalarına gitmesinler bizim olsunlar, bizim kalsınlar diye yaptığımız fedakarlıklar yüzünden kaybediyoruz belki de!

Ben sadece artık kendimize bir “dur” diyelim istiyorum… Hiçbir şeyi kendimi sizden ayırarak yazmadım bayanlar, aslında biraz dikkatli okursanız neredeyse bütün suçu üzerime aldım (Benim içimdeki kaltağa noluyorsa artık! ) ;)

Son olarak da 4S kuralını aklınızdan çıkarmayın (çünkü kimse kendinizden kıymetli değil, olmamalı; bunu ben yapamıyorum bari siz yapın anacım) diyerek bu uzun zırvaya bi son veriyorum!

Haydin ciao =P

P.S. Bilmeyenler için “4S”: Siken Sevilir; Seven Sikilir!

17 Haziran 2010 Perşembe

Selamın aleyküm.. Ve aleyküm selaaam.

Nasıl başlasam diye düşünmeden hobarey diye konuya dalmak istediğim bi yazı bu. Bu sıralar rüyalardan gidiyorum farkındayım ama acayip etkilenmiş durumdayım kendi rüyalarımdan! Yani utanmasam sırf rüya görmeyeyim diye uyumayacağım vallahi :S Yine ne gördün merakı oluşturabildim mi bilmiyorum ama ben olsam meraklanırdım :P

Her selam verdiğimiz "arkadaş" her muhabbete oturduğumuz "dost" olmuş ona üzülüyorum. Kendi kaybettiklerime yanıyorum bi taraftan da (onlar yansın kendileri kaybetti de diyebilirim tabi ama öyle kolay değil işte). Rüyamda da kaybettiklerimden kareler gördüm işte.. Böyle bi kep törenindeyiz, anam bi de baktım benim yeşil gözlüm mezun oluyomuş kahve gözlümle ben gitmişiz tee ıspartalara onun kep atışını görmeye akşamında da kafaları çekmeye tabi =D bir sarılmışız allahım o nasıl bir huzurdur nasıl bir gülümsemedir benim yüzümdeki; sanki yıllardır çok rastlayamadığım macuncu amcayı kovalayıp macun alıcakmışm gibi bi heyecan bi sevinç bi karmaşa. Off ! dedirtti bana yani. E bugün de kandil ya hani dedim bi mesaj atayım, senin neyine mesaj atmak kızım neyine! böyle soğuk soğuk bir cevap birinden, ötekinden hiç mesaj bile yok zaten... Niye bu kadar takıyosam kafama bilmiyorum. Aslında biliyorum ya, şu ikili ilişki olayını ne zaman tam anlamıyla tutturucam onu düşünüp ona takıyorum kafayı. Bi roulette oyunu gibi hayatım sürekli numaralar değişiyo gidenler gelenler yani ama dursunlar artık dursunlar istiyorum !

Bu kahve gözlüm benim ilkokul arkadaşımdı, pek samimi değildik o zamanlar çocuktuk yahu! Aynı liseye gitmeye başlayınca bi tutunduk birbirimize bi samimiyet. Sonra onun sınıfında başka bi kız vardı, hıh işte o da benm yeşil gözlüm. ikisi samimi oldu önce sonra da üçümüz, derken bi baktık yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmez olmuş...
Lise sona kadar baya bi kopukluklar yaşadık biz, bana güvenlerini kaybetmişler de bilmem ne. Kaybedersiniz tabi anlattıklarımı dinlemek istemediğinizi söylerseniz anlatacak başkalarını bulmak zorunda kalırım bende sizden uzaklaşırım, herşeyimi anlatamayacaksam ona "dost" diyebilir miyim ben...

İşte böyle bu ikisi benim kafamı çok kurcaladı son zamanlarda. E bi de evime gelmişim ya hani onlarla vakit geçirdiğim yerlerden geçip duruyorum isteyerek ya da istemeyerek, direk bilinçaltım devreye girmiş olacak ki rüyalarıma kadar işlediler... Özlüyorum abi, küfürlerime kızmalarını, benim özel soslu bol acılı makarnamı yanında bir sürahi suyla beraber yememizi, bahçeliye gidip içmemizi, beraber ağlamamızı, beraber gülmemizi, özlüyorum işte mına koim ! Ha bi de rüyamda kahve gözlüm sigara içiyodu ki hayatta beklemem ondan çünkü nefret eder. Hatta benim bile içtiğimi bilmez hala, nerden bilecek gerzek görüşmüyosunuz ki yıllardır...

Şimdilerde etrafıma bakıyorum, kimsenin tam olarak samimi olduğuna inanmıyorum; zaman zaman kendimin bile. Bi bakıyorum arkasından konuşuyolar, sonraki gün can ciğer kuzu sarması; bu ne lan ! Daha dün demediğini bırakmıyodun arkasından, noldu?! Tabiki var canım ciğerim olanlar, onlar meclisin dışında kalanlar.. Ama dedim ya geride bıraktıklarım hala canımı acıtabiliyorlar ama bıraktığın gibi bulamıyosun dönüp baktığında ya da uğraşmıyosun. Ben uğraşmamayı seçtim, benim için çok geç kaldıklarını düşündüklerinden onlar da uğraşmamayı seçti ve bu böyle sürüp gitti...

O kadar çok sapak o kadar çok engel var ki yürüdüğüm yollarda, bazen sırf kendimi bazen de sırf onları düşündüğümden o yolda benimle yürüsünler istemiyorum; ama nolursa olsun yanlarmda olsunlar istiyorum, "dostum" dediklerim. Onlar da bir yere kadar gelebiliyorlar tabi hak vermemek elde değil. Bi tıkanıklık yaşandı mı da çekip gidiyorlar.

Belki de bu yüzden bu kadar nefret ediyorum tek sayılardan, biz 3 kişiydik çünkü! Nefretim de sevgimden geliyo bundan eminim... Çelişki insanıyım ben, dengesizim bi anda parlar bi anda silerim sonra bi anda pişman olur özür dilerim, söz veririm; ama sözümü tutamamam için siktiimin hayatı elinden geleni ardına koymaz. Bak görürsünüz ahanda buraya yazmıştı kızcağız dersiniz...

Bi gün okursanız bu yazıları, beğenmeyin mühim değil; çünkü insanlar kendini buldukları yazıları genelde beğenmez, içinde acı varsa çelişki varsa kendine konduramaz bunu belki de, itiraf etmek istemez, eleştirmek daha kolay gelir çünkü. Ve beyin, öyle bir şey ki asla çelişkiye izin vermez... Yazarken farkına vardığım çelişkiler bunlar. Normalde görseniz, "yuh mına koim" bunlar bu kızdan mı çıkmış dersiniz inanın; çünkü öyle bir bünye var ki bende akıllara zarar! Dışım kıkır kıkır güler, etrafındakileri kahkahalara boğar (ki bi gülücüğe canımı veririm), içimde ne fırtınalar kopar söylediklerimin on misli belki de ama sadece söylediğim kadarını bilebilirsiniz, fazlasını beklemeyin benden... İçine atan bi tip değilim ama ister istemez benliğime sızıyor acı, keder!

Dostlarımı kaybetmişim ve yasını bile tutamıyorum gülmekten.. Şimdiyse bi "Selamın aleyküm" e "aleyküm selam" dediklerim arkadaşım olduğunu iddia ediyorlar, iki gülüp güldürdüğüm insan da samimiyetime güvendiğini iddia edip ağzıma sıçıyor, neymiş efendim dostmuş. Mümkünse olmayın efendi, hatta olmaz olun!

Beni bana bıraksınlar emeklediğim yıllarıma geri döneyim "agucuk gugucuk" lara gülmeye devam edeyim ya da hiç olmadı ilkokula döneyim de tek derdim matematik problemlerini çözememek olsun. (Nasılsa sike sike çözdürecekler arkadaş ne diye gereriz ki kendimizi :D)

Uzun lafın kısası, yıllardan birinde dostlarımı bi sapakta bırakıp engellerden tek başıma atlamaya yolumu bi başıma bulmaya uğraşmışım; gün geçtikçe çirkinleşen bi anlam kargaşası içinde kendim olayım derken iyice kendimden uzaklaşmışım...

Gökten 3 elma düşer ... ( Bak yine 3 mına koduumun sayısı!)